GERÇEK BİLGİYE ULAŞMAK – 1

Merhabalar
* Uzunca bir aradan sonra yeniden yazılara dönmek ve siz okurlarımla buluşmak, heyecan verici büyük bir mutluluk.
* İlk kitabım olan “Her Yönü ile Göbekli Tepe”de, insanlık tarihini kökten değiştirecek verileri bize sunan bu muhteşem alanın arkeolojik önemini ve anlamını vurgulamaya çalışmıştım.
* İkinci kitabım olan “Tengricilik mi Şamanizm mi Türklerin Kadim İnancı” adlı kitabımda ise, Göbekli Tepe’de çok güçlü izlerini gördüğümüz bir inanca ait kökenin analizini yapmaya gayret etmiştim.
* Üçüncü kitabım olan “Yaşamın Başlangıcından Göbekli Tepe’ye Giden Yol” adlı kitabım, “Göbekli Tepe’yi anlamak için onu var eden insanı tanımak gerekir” ana fikrinden çıkmıştı. Orada “Neolitik İnsanı”nın kim olduğunu bulmak için dünya üzerindeki ilk insan türünün ortaya çıktığı 2,6 milyon yıl öncesinden ve çeşitli disiplinler açısından konuyu ele almış, ana fikirdeki düşünceyi açıklamaya çaba sarf etmiştim.
* Tüm bunlardan elde ettiğim veriler ışığında vardığım sonuçları ve kendime göre ulaştığım doğruları da söyleşi ve konferanslar vasıtası ile ilgi duyan Anadolu insanımıza anlattım, anlatmaya da devam ediyorum.
* Tüm bu gayretlerime yön veren ise, Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün öğüdüne uyarak “daima gerçeği arayan, onu buldukça ve bulduğuna kani oldukça ifade etmeye cesaret gösteren, bütün dersleri ve nasihati Avrupa’dan almayan” bir araştırmacı olabilmektir.
* İşin içine girdikçe daha çok araştırma yapmak, konuyu daha derinlikli olarak ele almak, daha başka alanlara yönelmek ve teorileri destekleyecek kanıtları çoğaltmak gerekmektedir.
GERÇEK BİLGİYE ULAŞMAK:

* Günümüzde “ırk” kavramı yerine” soy” kavramından hareket etmek halkların izini sürmek için daha etkili bir yol gibi gözüküyor. Çünkü ırk dediğimiz kavram kan bağı yoluyla irtibatları kurmaya çalışırken soy, kültür üzerinden takip edilebildiği ve kültür de ister dil ister din değiştirsin halkların günlük yaşamlarını ve gelenek-göreneklerini oluşturan olgular bütünü olduğu için hiçbir zaman tam olarak yok olmuyor, bir şekilde varlığını devam ettiriyor.
* O zaman da karşımıza özellikle yazılı olmayan kültür olgusunu besleyen ve onu halkların kimliği üzerinden tanımlamamızı sağlayan mitolojileri, daha da ötesi farklı halkların mitolojilerini karşılaştırmalı olarak incelemek gerekli gibi duruyor.
* Çünkü mitoloji, bir toplumun; dünya görüşünü (kozmolojisini), dünyayı nasıl şekillendirdiğini, onu kabulleniş biçimini, hayata bakış açısını, insanı ne şekilde betimlediğini, toplumsal kurallarını, iyi, doğru, kahramanlık gibi kavramlarını, sanat anlayışını, ritüellerini, inançlarını, bayramlarını… gösteren bir aynadır. Yani kültür bir ağacın gövdesi ise, mitoloji onu besleyen köklerdir. Bir toplumun köken mitleri, o toplumun milli veya kültürel kimliğinin harcıdır.
* Günümüz dünyasında “mitoloji” sözcüğünü işitenler hemen Yunan tanrılarını hatırlarlar ve mitolojik öykülerle karşılaşırlar. “Mitologya” “eski Yunan” demektir. Oysa geçmişi olan her toplumun bir mitolojisi olur; Türk mitolojisi, Japon, İskandinav, Mısır vb. her topluma ait farklı mitler ve mitolojik hikayeler mevcuttur.
* Ancak ülkemizde yüksek öğrenim dünyası ve Türk bilim alemi, Yunan’ı devre dışı bırakmayan “Avrupa merkezci” Batı anlayışı ile içi çe geçtiği için, bunu görmezden gelir. Çünkü kadro almanın ve akademik kariyerde ilerlemenin yolu buradan geçer.
* Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK, gerçekleştirdiği devrimlerin içine “Tarih Devrimi”ni de eklemiş ve Avrupa merkezci görüşe karşı gerçek tarih gösterilmeye çalışılmışsa da bu çaba, O’nun ölümünden sonra hızlı bir şekilde yok edilmiştir.
* Nasıl ki, 18. ve 19. yüzyılda arkeolojik kazıların başlama nedeni Kitab-ı Mukaddes’te yazılanları doğrulamak iken, bir süre sonra bunun da aşılması sonucunda bu sefer buluntular kutsal kitapta yazılanlara uydurmaya çalışılmışsa, bizim akademik dünyamızda da benzer şekilde hareket edilir. 
Biz yine de bildiğimiz yolda ilerlemeye devam edelim…
* 12.000 yıllık bir geçmişe sahip Göbekli Tepe coğrafyasını anlamak ve orayı var eden insanı tanımak için mitolojiden yararlanmak, maddesel kalıntılara bir ruh, hikâye ve bağlam kazandırmanın en güçlü yollarından biridir. Arkeoloji toprağın altındaki somut kanıtları (taşlar, seramikler, kemikler) ortaya çıkarırken; mitoloji bu kalıntıları inşa eden insanların inançlarını, korkularını ve dünya görüşlerini yansıtır.
* Ayrıca mitolojik metinler, antik kentlerin ve kutsal alanların nerede kurulduğuna dair coğrafi ipuçları barındırır. Bunu yaparken de antik metinlere başvurmak gerekir. Tabi buradaki sorunsal da bu metinlerin ne derece doğru ve gerçek olduğudur.
* Bununla birlikte yapılarda yer alan sembollerin dili ile ilgili olarak mitlerde karşımıza çıkabilecek ipuçları ile ritüel uygulamalarının mitolojik metinlerdeki ritüellerle eşleştirilerek yapının işlevi doğrulanabilir.
* İlave olarak, kazılarda bulunan çömlekler, heykeller ve benzer kültür varlıkları üzerindeki çizimler mitoloji olmadan anlamsız birer figür olarak kalır.
* Mitler sadece hayal ürünü hikayeler değildir; genellikle büyük doğal afetlerin, savaşların veya göçlerin metaforik (simgesel) anlatımlarıdır.
* Örneğin mitolojideki “Tufan hikayeleri” veya bir şehrin yer altı tanrıları tarafından cezalandırılması mitleri, arkeolojik katmanlardaki büyük deprem, sel veya yangın izlerini anlamlandırmaya yardımcı olur.  Bir alanda aniden ana tanrıça figürlerinin azalıp erkek savaşçı tanrı figürlerinin (örneğin Zeus veya Ares benzeri) artması, mitolojik olarak anaerkil bir kültürden ataerkil bir kültüre geçişi veya dışarıdan gelen bir istilayı sembolize edebilir.
* Ancak mitoloji harika bir rehber olsa da ona her zaman ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Çünkü;
   – mitler abartılı, siyasi amaçlı veya tamamen sembolik olabilir. Bu yüzden mitolojik bilgi, karbon testi, stratigrafi (katman bilimi) ve somut bulgularla doğrulanmadığı sürece kesin gerçek kabul edilmez.
   – mitler kulaktan kulağa aktarılırken değişir. Bir mitin anlattığı dönem ile kalıntının tarihlendiği dönem birbiriyle uyuşmayabilir.
* Özetle; arkeoloji geçmişin bedenini inşa ederken, mitoloji o bedene ruhunu üfler. İkisi birleştiğinde dilsiz taşlar konuşmaya başlar.
* Burada yaşanabilecek bir zorluk da her dönemin siyasi otoritesinin kendi zafer ve başarılarını büyütmesi, yenilgi ve başarısızlıklarını ise ya hiç anlatmaması ya da farklı bir söylem içinde yeniden kurgulamasıdır.
* Her ne kadar bu uygulama Roma tarihiyle özdeşleşmiş bir kavram olsa da geçmişi yeniden yorumlama ve siyasal meşruiyet doğrultusunda hafızayı dönüştürme pratiği çok daha eskiye uzanır. Burada amaç, yalnızca geçmişi kaydetmek değil, aynı zamanda geçmişi, iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda yorumlamaktır.

* İşte tam da bu noktada arkeoloji devreye girer. Çünkü devlet mekanizması büyük ölçüde yazılı belgeler sayesinde okunabilirken; kamusal yaşam, sosyal ilişkiler, gündelik hayat, evler, sokaklar, fırınlar, tapınaklar arkeolojik verilerle ortaya çıkarılır.
* Arkeolojik verilerle gün yüzüne çıkarttığımız kültür ve buna bağlı olgular için en önemli husus da kültürel sürekliliktir. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz ki, aynı coğrafyada yaşayan toplumlar değişebilir, diller, siyasi yapılar, dinler ve nüfus hareketleri farklılaşabilir. Ancak bazı mitler, ritüeller, inanç kalıpları, kutsal mekanlar ve anlatılar yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca dönüşerek yaşamaya devam edebilir.  Bu da bize toplumun ortak kültürel belleğinin kuşaktan kuşağa aktarıldığını gösterir.
* Farklı toplumlarda yanı hikâyenin farklı şekillerini görüyorsak, bu bize, coğrafyanın sadece insanların yaşadığı bir mekân değil, aynı zamanda hafızayı taşıyan bir kültür alanı olduğunu gösterir.
Devam edeceğiz..

Yayınlayan

MEHMET KENAN YELKEN

Ön Türk tarihi, Göbekli Tepe merkezli olmak üzere Anadolu Neolitiği, Türk mitolojisi, Türk kültürü ve inançları  konularında araştırmalar yapmaktadır. "Her Yönü ile Göbekli Tepe", "Tengricilik mi Şamanizm mi Türklerin Kadim İnancı" ve "Yaşamın Başlangıcından Göbekli Tepe'ye Giden Yol" adlı üç kitabı bulunmaktadır.